Babam Ahmet Ünal’ın hikayelerini aşağıda bulabilirsiniz. Burayı zamanla güncelleyeceğim dolayısı ile arada sırada gelip güncelleme tarihine bakın.
Rahmetli Babam RAİF ÜNAL;
Raif bey, yurdumuzun şirin köşelerinden biri olan Sinop’ta Rumi 1319 yılında dünyaya gelmişti. Eşraftan değil, sıradan bir Sinoplu ve Osmanlı devletinin garip bir vatandaşı idi. Babası Ahmet bey, Çanakkale harbinde şehit olmuştu. Annesi Şefika hanım, rumların sahip oldukları balık mağzalarında özellikle hamsi tuzlama ve fıçılara istif etme, ayrıca, tarlalarda tütün kırma ve sonrası toplanan tütünleri iplere dizme gibi işlerde çalışıp kazandıkları ile Raif’i, ağbeyi Rıfat ile birlikte büyütmeyi üstlenmiş büyük zorluklara karşı durmuştu. Hep birlikte fakru zaruret çekmişlerdi.
Ağbeyi Rıfat, öğrenci olarak geleceğini yapma adına bilinçli ve çalışkandı. Öte yandan Raif, zamanının orta okulu olan Rüştiye’yi bitirme başarısını göstermesine karşın, ele avuca sığmaz derecede yaramaz, afacan, haylaz ve maceraperesti. Okulda, uzun değnekli hoca efendinin oturduğu yerden vurduğu değnek ile ders esnasında hayli sopa yemiş ve ayrıca sınıfın içindeki dolaba defalarca kapatılarak cezalandırılmış, defi hacetini dolaptaki eski sobanın içine yaparak giderdiği olmuştu. Dolaysıyle okul ile arası hiç iyi değildi. Evden okula diye çıkar, kendisi gibi haylaz arkadaşları ile içinde “elifba“ olan bezden yapılmış okul torbasını bir samanlığın kapı altına saklayıp, Çukurbağı’nda eşek kovalar, üstlerine biner, ve buna benzer haylazlıklarla vakit geçirir, akşam olup okulun dağılma saatinde de torbasını sakladığı yerden alıp okuldan geliyormuş gibi eve dönerdi. Bu süreçte Hoca efendi’den de intikam almayı kafasına koymuştu. Hoca efendiyi gözlemiş, izlemiş ve yatsı namazı için yolu gereği mezarlığın duvarının dibinden elindeki gümüş saplı bastonunu tak tak yere vurup yürüyerek camiye gittiğini tesbit etmişti.
Raif, gündüz vakti tarlaları dolaşıp içi geçmiş, boşalmış oldukça büyük bir balkabağı seçti ve kabağı mezarlıkta duvara yakın boş bir mezarın içine gizledi. Yatsı namazı vaktine yakın, evden aldığı beyaz yatak çarşafı ile kabağı gizlediği boş mezarın yanında yerini alıp çarşafa sarılarak hocanın duvarın dibinden geçmesini beklemeye başladı. Hoca efendi herzamanki gibi bastonunu yere vurarak camiye yönelmişti. Hoca tam Raif’in hizasına geldiğinde, Raif duvarın üstüne çıkıp elindeki içi boş kabağı bütün gücü ile hoca efendinin kafasına geçirdi. Hoca efendi afallamış ve başını kaldırıp beyaz çarşafa sarılı Raifi görünce, iyi saattekilerin tasallutuna uğradığını sanarak tabanları yağlayıp kaçmıştı. Raif hem hoca’dan intikamını almış hem de bir ganimet ele geçirmişti. Ganimeti, hoca efendinin kaçarken hucuma uğradığı yerde bıraktığı gümüş saplı bastonu idi. Leblebiciye verdiği baston, Raif’in yaklaşık 15 günlük kuru yemiş ihtiyacını karşıladı.
Üç’lü aile önce Karabiga sonrasında İstanbul’a göçer. Tepebaşı semtinin aşağılarında, Kasımpaşa’nın kenar mahallelerinde bir ev kiralarlar. Ağbey Rıfat Fransızların işletmekte olduğu demiryollarında, Raif ise bir fırında iş bulur.
O sıralar İstanbul Birinci cihan savaşı sonunda İngiliz ve Fransızların işgalindedir. Sinop’tan yaşlı anneanneleri de yanlarına gelmiştir. Bir Cuma günü, Raif yabanlık elbiselerini giyer, sıfir kalıp fesini başına geçirerek bir tokatla sol gözünün üstüne doğru yıkar. Kapı’dan çıkarken kendisini uğurlamakta olan anneannesine “Bir ihtiyacınız var mı?” diye sorduğunda, ihtiyar anneanne “Ne zamandır et yemiyoruz, gelirken et getir” der. Evlerinde et hiç noksan olmazken, anneannesinin bu isteği Raif’in gücüne gider ve anneannesinin duymayacağını sandığı bir sesle “bok ye” der. İhtiyar kadın Raif’in bu terbiyesizce sözünü duymuştur ve “O boku sen ye” cevabını yapıştırır. Raif anneannesinin adap dışı sözünü duymuş olmasına üzülür. Ama yapılacak bir şey de yoktur. Afilli afilli sokağa çıkar. Mahallelerinde Yahudi aileler de oturmaktadır. Ve çevre temizliğine hiç kimsenin dikkat etmediği bir süreçtir. Bir yahudi hanımı bebeğinin altından aldığı boklu bezi, sokaktan geçen olup olmadığına dikkat etmeden pencereden fırlatır. Bez, o sırada grantuvalet pencere altından geçmekte olan Raif’in sıfır kalıp fesine ve yüzüne yapışır. Afallayıp yüzüne el attığında, anneannesinin bedduasının yerine geldiğini ve “boku yediğini” görür. Raif boku yemiştir ama yapanın da yanında bırakmıyacaktır. Fesindeki ve yüzündeki boku sıyırarak bezi eline alır, arkasına gizliyerek bezin atıldığı evin kapısını çalar, kapıyı açan yahudi hanımını saçlarından tutup bezin muhtevasını iyice yüzüne gözüne yayıp hanıma bir güzellik maskesi hediye eder. Öç alınmıştır, ancak temizlenmek için eve dönmesi gerekmektedir. Bir tatil günü kötü başlamıştır.
Her karadenizli’nin tutkusu olan silah’a Raif’de merak sarmıştır. Bir gün fırına gelen bir şahıs, toplu bir tabanca satmak ister. Raif silaha müşteri olur. Ancak denemesi lazımdır. Tepebaşı ve Kasımpaşa’ya doğru alçalarak uzanan arazi bir orman gibidir. Burada kalın bir ağacı hedef alır. Merminin ağaca ne kadar girdiğine bakacak ve tabancanın işe yarayıp yaramadığını test edecektir. Ağaca ateş eder. Silah sesi ile birlikte ağacın görünmez tarafında oturmakta ve haliç manzarası seyretmekte olan işgalci iki İngiliz askeri fırlar, Raif’in elindeki tabancayı kendilerine doğrultulmuş olduğunu görünce, tabanları yağlayıp kaçarlar. Raif’te onları görünce korkmuştur. O da aksi istikamete var gücü ile kaçar. İngiliz devriyeleri günlerce semtte suikastçi !!! Raifi ararlar.
Raif, delikanlılığına ait bu özel anılarını hiç unutmadı, yeri geldikçe dostlarına ve çoluk çocuğa karıştığında da onlara anlatmaktan ayrı bir zevk duydu.
Zaman içinde, Raif fırın işçiliğini bıraktı. Yemiş iskelesi Limoncu handa merdiven altındaki kahve ocağını işleticisinden devraldı. Haliç kıyısında Eminönü civarındaki taka’ların mavnaların yanaştığı iskeleler, Yemiş iskelesi, Yağ iskelesi ve bunlar gibi gördükleri fonksiyondan aldıkları isimlerle anılırdı. Anadolu’dan deniz yolu ile gelen ve Anadolu’ya giden ticari eşyanın yüklenmesi ve tahliyesi bu iskelelerdeki ambarlar’dan insan gücü ile yapılırdı. Dolayısıyla bir çok hamal bölüğü mevcuttu. Limoncu hanının 5 nci katında da 70-80 mevcutlu böyle bir hamal bölüğü vardı. Raif’in en büyük müşterisi bu hamal bölüğü idi. Özellikle sabahları kahvaltı için aldıkları kürt böreğinin yanına su bardağı ile çay ısmarlarlardı. 5 inci kattaki bölük odasında veya hanın giriş kapısı yanında tahta peykede toplanırlar, keza hanın kapısı önünde yük taşımada kullandıkları “arkalık” denen ve bir nevi insan semeri olan arkalıklarının üstüne otururlar ve “Raif bir çay yap, ağa işi olsun” diye seslenirlerdi. Bu sesleniş, su bardağı ile çay getir, demekti. Raif bir gün önceden demlikte kalan çayın içine, “kahve kaşığının burnu” ölçüsünde kırmızı yün boyası katıp tavşan kanı kıvamına getirdiği çayları, bir peykeye, bir beşinci kata, bir hanın önüne koştururdu.
İşi oldukça zordu. Bir gün önce dükkanını kapatırken meşe odunu kömürünün üstünü, ateşinin çabuk geçmesini önlemek üzere, ıslattığı kömür tozu ile sıvayıp hazırladığı ocağını, sabahın 5’inde yakması gerekiyordu. Bunun için de sabahın 4 ünde kalkıyor, gün ışımadan Kasımpaşa’daki evinden işyerinin bulunduğuYemiş’e yürüyerek gidiyordu. Hamallara yaptığı sabah servisi saat 7 civarında sona ererdi. Ondan sonra ticari eşyanın depolanıp sevk edildiği ambarların çalışanları sökün ederdi. “Raif bir çay yap…, iki olsun…….” seslenişleri duyulurdu.
Bu müşteriler “ağa işi” çay içmezlerdi. Taze yapılmış çay beklerlerdi ve Raif’de bunlara taze çay demler, ince belli bardaklar içinde sunardı. Peşinden, handa işyeri olan zevat ve ambarların patronları gelirlerdi. Bu muhteremler kahvaltılarını evlerinde yaptıklarından genellikle kahve içerlerdi. -“Raif İnebolu ambarı Rıza bey’e bir kahve yap……” diye Raif’e seslenilirdi. Rıza bey’in ve onun gibi hatırlıların özel kahve fincanları vardı. Fincan’ın temizliği titizlikle kontrol edilir ve ayni titizlikle yapılan kahve, serviste kullanılan “terazi” ye (Askı) yerleştirilerek acele kaydıyla ilgili bey’e sunulurdu. “Terazi” bir tepsinin üç yanına kaynaklanan madeni telin üste bir halkada birleştirilmesiyle hazırlanmış çay ve kahvenin müşterilere servisinde kullanılan bir gereçtir. Halen kahvehanelerde kullanılmaktadır. Erbabı, terazinin içi kahve ve çay dolu iken 360 derece fır fır çevirip gösteri yapabilir. Merdiven altındaki çay ocağı 4 metre kare kadardı. Solda semaver ve ocağın bulunduğu tezgah mevcuttu. Tezgah’ın altındaki iki adet dolapta, çay, kahve ve şeker stoku bulunur, giriş’in tam karşısında 3 musluklu mermerden yapılmış bir su kabı dururdu. Diğer duvara dayalı 3-4 kişinin oturabileceği bir tahta peyke ve peykenin bir köşesinde, üstü ve içi çinko ile kaplanmış büyükçe bir tahta kutu ise soğutucu idi .Yazları buzcu’dan kalıpla buz alınır ve buz kırılıp meşrubatla birlikte bu çinko kabın içine konurdu.
Bu mekanda Raif’in dostları, yakın arkadaşları otururdu. Hava kararmaya başladığında bu dost, arkadaş takımından “Raif bu akşam birşey var mı?” diye soru gelirdi. Bu kafa yapalım mı? Anlamında idi. Genellikle de bir şeyler olurdu. Rum bakkal Barba’dan alınan beyaz peynir, tuzlu sardalya ,turşu, pastırma, sucuk, mevsimine göre domates, salatalık eşliğinde çilingir sofrası kurulur, Raif, bir yandan arkadaşları ile sohbet edip rakısını yudumlarken bir yandan da ocağını meşe odunu kömürü ile doldurup, üstünü kömür tozu harcı ile sıvayarak ertesi güne hazırlık yapardı. Raif ayni zamanda hanın odabaşısı idi. Hanı açıp kapamak ona ait idi. Ocağını yaptıktan sonra, hanı baştan aşağı kontrol ederdi. Açık yazıhane var mı, handa kimse kaldı mı, herhangi sakıncalı bir durum var mı? Bu işlemden sonra gitme zamanı gelirdi. Merdiven altındaki kahveocağını ve hanın kapısını özenle kilitler, evine gitmek üzere Yemiş Vapur İskelesinin yolunu tutardı.
Yemiş’ten Kasımpaşa’ya gitmek için muhtelif seçenekler mevcuttu. Genel tercih şehir hatlarının vapurları idi. Bu mini vapurlar, Galata köprüsünden hareketle Haliç içindeki Yemiş, Ayvansaray, Kasımpaşa, Fener ve bunun gibi iskelelere uğrayıp Eyüp iskelesinde sona eren güzergahı takip ederlerdi. Diğer seçenek, dolmuş kayıtları idi. 10 kişi kadar alan bu küçük mavna cinsi kayıklar, bilek gücünün uygulandığı kürek ile hareket ederler ve oldukça ağır ilerlerlerdi. Sonradan içten takma motor ile hizmeti vermeye başladılar. Diğer alternatif ise yine kürekle hareket eden “ince sandallar”dı. Bu sandallar ismine uygun ince yapılı ve süratli idiler. En çok altı yolcu kapasitesindeydiler. Genellikle dolmuş yapmazlar hususi taksi gibisinden özel müşterilere hizmet verirlerdi. Ücretleri bakımından en pahallısı ince sandallardı. Raif duruma göre bu araçlardan birini tercih ederdi. Ancak, vapur saati hanı kapattığı zamana uygun ise vapuru kullanırdı.
Raif’in, Yemiş iskelesine yanaşıp ticari mal boşaltan veya yükleyen karadeniz yapısı takalar’ın kaptanları ile dostlukları vardı. Bunlar bazen Raif’e hediye getirirlerdi. Canlı tavuk, horoz, çeşitli meyve, peynir, zeytinyağı gibi… Hediyeler dışında Raif ihtiyacı olan erzak için de bu dostlarına sipariş verirdi. Bu meyanda bir gün kendisine bir canlı horoz hediye edildi. Ancak, akşam üstü merdiven altında kurulan çilingir sofrasındaki muhabbet koyulaşmış, kadehler birbiri peşinden yuvarlanmış, ölçü kaçmıştı. Raif Yemiş vapur iskelesinin yolunu tuttuğunda iyice kelle olmuştu. Koltuğu altındaki canlı horoz ile vapura bindi. Ondan sonra ip koptu. Eve geldiğinde aile cümbür cemaat kendisine karşıladı. Mizacen neş’eli bir kişiliği olan Raif, kafayı bulunca daha da şirinleşirdi. Hoşbeşten sonra, aklına gelip “Nasıl horuzu beyendiniz mi?” diye sordu. Hane halkı hayret içinde “Hangi horuzu?” diye cevapladı.”Yahu koltuğumun altında getirdiğim harozu soruyorum dedi” “Sen horoz getirmedin ki” denildiğinde, mesele anlaşıldı.Vapurda bitirimler şarhosluğundan yararlanıp Raif’in koltuğunun altındaki horozu aşırmışlar.
Horoz’un yürütüldüğü ortaya çıkınca, Raif üzülmek bir yana, neşelenerek başlar şarkı söylemeye;
Horozumu kaçırdılar
Damdam dama aşırdılar
Suyuna da pilav pişirdiler
Gah bili bili kınalı da horozum
Ah çil beyazım,
Diyerek. Fakat,
Aynaros Kilsesinin Baş Papaz’ını,
Rabbim çürük gemilere sandal,
Yenicami keneflerine mandal,
Beyazıt köpeklerine rezil-i rüsfay eyle.
Söylemiyle, horozu yürütenlere atıf yapıp, beddua etmekten de geri kalmamıştır.
Ancak, horozun yürütülüşü de Raif”e ders olmuştur. Gelecekte bunun gibi olayların meydana gelmemesi için tedbirli olması gerektiğini kavramıştır. Yine horoz vakasındaki gibi kafasının oldukça kıyak olduğu bir akşam üstünde, koltuklarının altına altığı iki adet topatan kavunu ile vapura binip evinin yolunu tutar. (Topatan kavunu şimdilerde piyasada görülmeyen bir kavun çeşitidir. Mis gibi kokar ve şekli itibariyle amerikan futbol topuna benzer.) Raif kavunları başkalarına kaptırmamak için koltuklarının altında öylesine sıkı sıkı tutar ki, iki yanından sularının aktığı koltuklarının altındaki kavun peltesini evine teslim etmeyi başarır. Bu kez malını ağyara kaptırmamıştır.
Raif muhterem, pek neş’eli bir kişiliğe sahipti. Özellikle evimizde akrabadan misafirlerimizin olduğunda vede rakı sofrası kurulmuşsa sofra esnasında veya sonunda Muhteremin kafası kıyaklaşınca, bir ara ortadan kaybolurdu. Yatak odasına girerken solda bir dolap bulunmaktaydı. Bu dolapta annemizin gelinliğinin duvağı bulunurdu, bu duvağı takıp, annemizin bir entarisini de giyerek huzura gelirdi ve
“Boyda bos yok herif şamamasın şamama,
Ayda bir kerecik olsun herif yollamazsın hamama,
Kılıç gibi kış geliyor herif alamazsın bir çorap
Çekemem kahrını sarhoş herif benim yakamı bırak,
Yarın da mahkeme kapısında herif sana bir temiz dayak.”
“İhtiyar adamın karyolada yan yatışı, Seksen yaşında mandaya benziyor kalkışı,”
“ ….Birer birer yedim tükenmez sandım.
Dolma için gelin dövülmez sandım.
Anamın evinden duyulmaz sandım.
Güzel gelin sen mi yedin dolmayı lop lop
Ekşili mayhoş sarmayı höp höp
Kaynatam getirir yağlı keçi budunu
Kaynanam hazırlar meşe odunu vay, vay..
Unuttun mu sen bu vakitler yediğin odunu?
Kibar gelin sen mi yedin dolmayı löp löp
Ekşili mayhoş sarmayı höp höp”
gibi kantolar ve benzer teranelerle bir eliyle ensesine vurup, diğer eliyle de göbekten temenna verip …..” Fış….fış” diyerek göbek atar etrafa neş’e saçardı.
Ve Karagöz –Hacivat oyunlarındaki tekerlemelerden;
Hak dostum hak.
Bir haber ver ey badı sefa server karanım kandedir.
Ne ettim neyledim felek tabı hüsnü cemalim kandedir.
Bülbülüm güllere daim sefasın sürmeden uçtu gidiyor
Üftadelere yalın ayak yollara düşmüş gidiyor
Ecel gelse demezsin baki hüdasın,
Sevgili meleğim binler yaşasın
Nuş-u bahta kararlaşasın
Nuş eylemiş elden gidiyor
Genç yaşımda çıktım diyare,
Postu serdim bir kenare,
Sanat sordum ihtiyare
Dedi, yoktur çiftçilikten ehvenim.
Aldım çift ile öküzü,
Kaybettim gece ile gündüzü,
Çift sürerken öldürdüm öküzü
Ne çift kaldı ne sabani.
Günlerden bir gün tönbeki çoğaldı kalmadı tütün,
Çarşıya bekçi yazıldım çarşı yandı büsbütün,
Direk direk oldu çıktı havaya dumani
Bir çırak aldım yanıma, kibardır katır çarşafsız yorganda yatır
Bir eşek aldım pazardan göze geldi öldü nazardan dün gece çıkmış mezardan
Onun sevdasıyla evde durmaz gider külhanda yatır.
Tuttum pirenin birisini,
Sattım ölüsünü dirisini
Çadır kurdum derisini,
Kapladı Üsküdar’dan berisini
Bel kemiğinden köprü kurdum,
Üç gün üç gecede sonunu buldum.
Yol kıyısına ektim pürçek,
Evvelkiler yalan şimdikiler gerçek,
İyi dingilde;
Eski yarden yeni yare destur,
Göbeğinin üstünde düğümler çözdür,
Gördüm bir yar sevmiş cönbeği kılıklı,
Ölçtüm biçtim fare ondan kılıklı.
Ne arifsin ne zarifsin,
Mest içinde çorbımsın,
Sığır etinden sabah kahvaltısı kebabım,
Al mendilini sil gözünün çapağını,
Tencere yuvarlanmış,bulmuş kapağını.
Bir çırpıda söyler, dinleyenlerin beyenisini kazanırdı.
Şişhanede, Haliç’e nazır Sarı Madam’ın kahvehanesi bulunmaktaydı. (Sonraları el değiştirdi. En son Hüseyin Baba’nın kahvehanesi olarak bilinmekteydi.) Bu mekanda Ramazan akşamları kukla oyunu olurdu. Bir kaç kez rahmetli babamız (sanırım Erkan da vardı) bizi bu seyirliğe götürdü. Bir arap kukla vardı. Şaklabanlıkları arasında, eğilip kıçını seyirciye çevirdiğinde, kıçında kırmızı bir ışık yanıyordu. Hernedense bu bizim pek hoşumuza giderdi. Kukla seyiri için isteklerimizin karşılanması, ancak birkaç seferle sınırlı kaldı.
AHMET ÜNAL



